31 Aralık 2011 Cumartesi

???

bu gün neden hüzünlüyüm?

olmuyor'u dinlediğim için mi?

sessiz bir gün olduğu için mi?
sakin bir gün olduğu için mi?

ablamın yanında olamadığım için mi?

sancılı bir akşam geçirdiğim için mi?
kendimi hala toparlayamadığım için mi?
yasaklandığım için mi?

bu gün neden sıkılıyorum?


Farkında Olmalı İnsan - Can Yücel


Farkında Olmalı İnsan

Farkında Olmalı İnsan…
Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.
Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen…
Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını
Fark Etmeli.
Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını
Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını
Fark Etmeli.
Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu
Fark Etmeli.
Henüz Bebekken ‘Dünya Benim!’ Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı
Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların ‘Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum
İşte!’ Dercesine Apaçık Kaldığını
Fark Etmeli.
Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli.
Baskın Yeteneğini
Fark Etmeli Sonra.
Azraillin Her An Sürpriz Yapabileceğini,
Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini
Fark Etmeli İnsan
Ve Ölmeden E vvel Ölebilmeli.
Hayvanların Yolda Kaldırımda Çöplükte
Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini
Fark Etmeli.
Eşref-İ Mahlukat (Yaratılmışların En Güzeli) Olduğunu
Fark Etmeli.
Ve Ona Göre Yaşamalı.
Gülün Hemen Dibindeki Dikeni, Dikenin Hemen Yanı Başındaki Gülü
Fark Etmeli.
Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde
Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını
Fark Etmeli.
Eşine ‘Seni Çok Seviyorum!’ Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü
Fark Etmeli.
Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini, Ama Arka
Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu
Fark Etmeli.
Zenginliğin Ve Bereketin, Sofradayken Önünde Biriken Ekmek
Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini
Fark Etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,O Da Bugündür.

30 Aralık 2011 Cuma

Hawar! Hawar!


Hawar! Hawar! Hawar!

Nasıl bir vahşettir? Ne cehennemdir bu? Bu ne ateş?

Keşke ben de orda olsaydım.


Nefret ediyorum bu ülkeden, bu devletten, bu askerden. Utanıyorum buranın kimliğini taşımaktan.

 Keşke keşke gidebilme şansım olsaydı.

 Kim güveniyor bu devlete? Kaldı mı?
 Ben kürdüm zaten, çektim, gördüm, yaşadım, biliyorum. Hiç bir kürt çatısı yoktur ki devlet canından almamış olsun.
 Ben hiç bir kürdün bu ülkeye inandığını sanmıyorum. Peki ya siz, siz Türkler hala inanıyor musunuz?
 Hala güveniyor musunuz? Askere, orduya, devlete...

 Hiç bir zaman ülkem diyemedim, hiç bir zaman vatanım diyemedim. Evet bu dünyada bir vatanınız olmadan yaşamanın, bir bayrağınız olmadan yaşamanın ne demek olduğunu bilemezsiniz.
 Milliyetçilikle alakası yok, türk olmakla, kürt olmakla ilgili değil bu.
 Güvenmemekle, inanmamakla ilgili bu.
Zaten zülme uğrayan sadece kürtler de değil. Bu sistemin kurbanı bir tek biz değiliz. Kendi halkının kanıyla kuruldu bu devlet. En başından beri, kendi halkının, bu toprağın insanının kanı.

Bir şapka kanunu için 150.000 insanı öldürmedi mi bu devlet? Kendi halkını böyle rahat katledenler ermeni soykırımını mı yapmicak? Gülerim ben buna

Ben o kadar asosyalleşmişim, o kadar kendi hayatıma düşmüşüm ki. Uludere katliamını bu gün öğrendim.

 Şırnak Uludere köyünde gece Kuzey Irak Kürdistan'dan mazot getiren 36 köylüye asker önce silah açıp sınıra kaçmalarını sağlıyor. Sonrada insansız savaş uçaklarıyla bombalıyor.

 Terörist sanmışlar!

 Hep yalan, hep yalan...

 Önceki gece olmuş bu olay. Bu kadar geç haberim olmamasına şaşmamalı çünkü sözüm ona Türkiyenin en büyük haber portalları bunu yayınlamıyor. Twittirdan öğreniyor, öğrenen. Ertesi sabah genel kurmay başkanı 8 maddelik ucuz bir açıklama yaptığı halde o büyük kartel medyası bunu sadece iddia olarak, küçük bir haber olarak geçiştiriyor.
 Ne Ntv'si, ne Cnn Türk'ü, ne O'su, ne Bu'su. Aksine söylemeye çalışan habercilerini bile susturmuşlar.

Buna mı yanmalı, yoksa 36 kişinin katli gün gibi ortadayken. "hata varsa gereken yapılır" diyen hükümet sözcülerine mi? Gerekenin yapılmayacağını biliyoruz da "hata varsa" ne demek ya. 36 sivil katledilmiş, bombalanmış "hata varsa" mı?

 İlk kez olmuyor zaten bilesiniz. Bildikleriniz de var ama emin olun bildikleriniz bilmediklerinizin yanında kum tanesi.
 Yalnızca o topraklarda yaşayanların bildiği gerçekler. Ve maalesef benim bunları burada yazacak cesaretim yok.

Bu yazıyı yayınladıktan sonra öğrendiğim bi rşey vardı. Buraya aktaracaktım unuttum aşağıda bir yorum hatırlattı bana.


Uludere katliamıyla ilgili basın açıklaması yapan Sabahat Tuncel'in fotoğraflarını gördüm.

  Umurunda değil mi? Öyleymiş gibi yapma bari.


21 Aralık 2011 Çarşamba

hakımda 7 şey

 Sevgili aişe beni mimlemiş.  Kendimle ilgili 7 şey yazmam gerekiyor. Tüm samimiyetimle başlıyorum.

1- Sustuğum zaman sürekli bir yerlere bir şeyler yazarım. Kalem defter varsa onlara yoksa parmağımla bir yerlere yazarım. Ne mi yazarım? Aklımdan ne geçiyorsa, kim ne söylüyorsa, dikkatimi ne çekiyorsa... Bilinçli olarak yapmam zaten kendiliğinden gelişir. Eğer kalemle bir yere yazmışsam ve okuduğumda ne olduğunu anlamam bile.

2- İçimden sürekli olarak sayarım. Ritim tutarım. Mesela ayağımı sallıyorsam bunu yaparken sayar diğer ayağımı da aynı oranda sayarım. Ya da bir parmağımı kaşıyorsam eğer diğer parmaklarımı da aynı sayıda kaşıma ihtiyacı hissediyorum. Bilmiyorum neden ama galiba diğerlerine haksızlık olmasın diye. Çok hakkaniyetliyimdir :)
yalnız bunu yaparken öylesine yapıyorsam eğer yaparım yoksa gerçekten kaşıma amaçlı yapmışsam yapmam.

 Böyle tuhaf şeyleri açıklamak da pek bir garipmiş yaa insan anlatamıyor.

3- Umumi alanlarda elim bir yere değer ve orada bir ıslaklık varsa. Bunda olabilecek en kötü manaları arar en kötü anlamlar çıkartır, midemi bulandırırım. Elimi çamaşır suyuna bandırasım gelir.

4- Her ne olursa olsun neye dokunursam dokunayım ardından elimi koklarım. Hatta bir keresinde ablam bu yüzden bana kızıp... Neyse bunu ablamın ve kendi karizmam açısından anlatmamayı tercih ediyorum :)
 Sık sık da elimi yıkarım çünkü çoğunlukla elim kokar.

5- Otobüste, yolda yabancılarla göz göze gelmekten nefret ederim. Eskiden gülümser selam verirdim. Ama karşılık vermediklerinde çok fena oluyor. Bunu bir kaç kez tecrübe edince bakışlarımı kaçırmayı tercih ettim.

6- Yine otobüste (malum çok kullanıyorum) hep aynı yerde, tekerlek üstüne otururum. Çünkü oturduğumda ayaklarım yere değsin isterim. Öbür türlü ayaklarım havada sallanıyor ya kendimi cüce gibi hissediyorum. Aslında bu tüm sandalye ve koltuklar için geçerli.

7- Eğer yazı yazıyorsam, yada bir şeye odaklanmışsam, çeşitli dudak hareketleri yapıyorum. Dudaklarımı kasıp içe doğru çekiyorum. Bu son dönemlerde olmaya başladı. Eskiden dudaklarımı büzüştürüp uzatırdım. Sanırım bunu engellemek adına tam tersi bir hareket geliştirdim.


 Daha çok garip 7 tarafımı anlatmış gibi oldum değil mi? Neyse lafı daha fazla uzatmadan http://kitapgibikiz.blogspot.com/ ve http://yeritimlikaranfil.blogspot.com/ mimliyorum.


16 Aralık 2011 Cuma

filmler ve ödevler

Okulda psikoloji dersi alıyoruz. Ve hocamız iki haftada bir teslim etmek üzere film ödevleri veriyor. Gerçekten güzel filmler. Bazıları hatta çoğu daha önce de izlediğim ve şiddetle tavsiye ettiğim filmler. Ama sonuçta ödev ödevdir. Ve bir şeye kendini zorunlu hissettin mi ondan nefret etmeye başlarsın.

 Ben normalde film izlemeyi severdim. Artık sevmiyorum. Film izlerken not tutmaktan, filmin verdiği mesajları almaya çalışmaktan, değerlendirmekten sıkıldım. Sadece ayaklarımı uzatmak ve filmin tadını çıkarmak istiyorum. Verdiği mesajları bilinçsizce almak istiyorum.

 Hoca ödevlerden bahsedince çok sevinmiştim oysa. Oww demiştim, harika gerçekten güzel ödevler, sevdim bu kadını. Nerden bilebilirdim en büyük zevkimin bir işkence haline geleceğini.

 Filmler gerçekten güzel. İzleyin, izletin. Seveceksiniz garanti veriyorum. Ayaklarınızı uzatın, uzanın hatta keyfini çıkara çıkara tasasız izleyin lütfen. Kesinlikle pişman olmazsınız. Özellikle "her çocuk özeldir"i ailece izleyin.

 Ama küçücük bir yorum bile yapamayacak kadar sıkıldım artık. Filmlerle ilgili hiç bir şey söylemicem.



  

14 Aralık 2011 Çarşamba

zeynep'le bir diyalog

                                   


-Tatlı yok mu zeynep?

-Bilmiyorum.

-Off yaa :( 

-Şu an çok sinirliyim.

-Niye, ne oldu?

-Bilmiyorum ama çok sinirliyim.



evet, gerçekten sinirliydi



bu gün çok güzeldi çünkü....


            öyle işte :)




8 Aralık 2011 Perşembe

zayıflık


insan haksızlığa uğadığında ne yapar?
savaşır mı?

ben kaçıyorum.
gözlerimin dolmaya başladığını fark ettiğim an çıkıp gidiyorum.

kendimi savunmam gerekmez mi?
savaşmam, güçlü olmam...

ama yapamıyorum.
kaçıp ağlamamaya çalışıyorum.
ürküyorum, siniyorum, kabuğuma çekiliyorum.

ben kendim için hiç mücadele etmedim.
hiç bir zaman...

zorlandım mı? ağır mı geldi? üzüldüm mü?
hemen bıraktım.
hemen gittim
hemen vazgeçtim.

işte bu yüzden şimdi bu kadar zayıfım



7 Aralık 2011 Çarşamba

Veba - Albert Camus

 Ne berbat bir gündü. Ne berbat bir havaydı. Tüm gün aralıksız yağmur yağdı.
 Ey Mikail naptın sen bugün!
 Yağmuru severim ben ama paçalarımın ıslanmasını sevmem, titremeyi sevmem, yüzümde yağmur damlalarını sevmem. Aralıksız yağan yağmuru sevmem.
 Ayrıca ayakkabım da su alıyomuş, öğrenmiş oldum. Gerçekten su almayacaklarına inandırmıştım kendimi, hayal kırıklığına uğradım. Çok çirkin ve kabalar üstelik.

 Bugün Albert Camus'un Veba'sından bahsedicem. Ben Ali Şeriati'den duymuştum bu kitabı.Ona güvenerek başladım okumaya ama ne okuma. Kitap 1 aydır benimle sürünüyo. Ya çantamda, ya elimde, ya yatağımda, ya kitapların arasında. Ama nihayet bitti. Aslında son bir bölümü kaldı, son 10 sayfa . Ama veba bittiğine göre o da bitmiş sayılır. Belki de bu kadar uzun süre elimde kaldığı için tat alamadım.
 Ben sevmedim. Tamam haddim değil Camus'u eleştirmek ama çevirmeni eleştirebilirim değil mi? Hiç beğenmedim gerçekten. Aslında okurken ümitsilziği hissediyosunuz ama o anlatımın başarısından başarısızlığından mı anlayamadım. Zaten kimin kim olduğunu da anlamadım ben sürekli karıştırdım.
 Ayrıca Can Yayınları da gittikçe gözümden düşüyo. Artık eskisi gibi her kitabına güvenemiyorum.
 Gerçi ben onu okurken hızlı okuma tekniğini uygulamaya çalışıyodum. Hm bunun etkisi hem uzun süredir elimde olmasının verdiği bişey de olabilir. Kitaba ben mi hakkını veremedim o mu bana hakkımı veremedi emin değilim.

Ama akıcı olmadığını kesinlikle söyleyebilirim.



siz hiç metrobüse bindiniz mi?

 Ben Avrupa yakasının bi ucunda oturuyorum ve okulum da Anadolu yakasında. Okul dolayısıyla her gün karşıya gidip geliyorum. İstanbulda bir semtten diğerine gitmek bile bayağı bir zaman alırken karşıya gitmek nasıldır tahmin edersiniz. Bu nerden baksanız tarfiksiz 3 saatiniz alır. İşte istanbulda bu trafik sorurnunu kolaylaştırmak için yanyola girmeyip sadece otobanda durakları olan, trafiğe takılmayan metrovari bir ulaşım sistemi kuruldu bir kaç yıl önce: metrobüs. Gerçekten inanılmaz zaman kazandırıyor.Trafik olmadığında bile 1 saat kazandırıyor Arabası olanların bile bazı durumlarda çoğu zaman metrobüsü kullandıklarını biliyorum. Az zaman çok yol...

 İşte ben de tüm bu sebeplerden dolayı her gün metrobüse biniyorum. Yüzbinlerce insan gibi... Artık metrobüs duraklarının halini tahmin edersiniz. Hele ilk duraklarda :) Aynen fotoğraftaki gibi oluyor

 İlk duraklara yolunuz düşerse görürsünüz zaten. insanlar kümeler halinde belli yerlerde toplanmış olurlar. Ve otobüsün kapıları açıldığında bazı insanlar otobüse binmez kapının önüne geçip durur, bir sonrakine binerler.

 Pek zeki biri olmadığımdan olsa gerek benim olayı kavramam epey uzun sürdü. İnsanların kümeleştiği yerler otobüs kapılarının tam olarak durduğu yere denk geliyor. Ve otobüse binmeyip bekleyen insanlar da otobüste oturacak yer kalmayınca ve ya istedikleri yer dolunca en öne geçip bi sonraki otobüsü bekliyorlar.

 Otobüsün kapıları açıldığı anda insnaların nasıl saldırdıklarını nasıl birbirilerini ezdiklerini görmeniz lazım. Tam bir savaş alanı... O nişantaşında leventte oturan, İstanbul'un güzide mekanlarını mesken edinmiş, uygar, eğitimli, modern, zaarif beyler bayanlar ne hale geliyor görmeniz lazım. Zaten yaşlıymış, hamileymiş, çocukluymuş, bayanmış, engelliymiş hiiç farketmiyor herkes eşit. Ve tüm bu saldırganlığın tek bir amacı var: OTURABİLMEK!

 Normalde ben bunu umursamam. Ama o metrobüs psikolojisi ayrı bişey. Onlarca insanın arasından sıyrılıp oturabilmek insana kazanmışlık hissi veriyor galiba. Ve inanın bana bir kez oturdunuz mu bir daha o lüksten vazgeçemezsiniz. O zafer başka bişey ya...

 Tabi o zaferi her zaman yakalayamaz, videoda Kramer'ın yaşadığını yaşarsınız :))




 Daha sonra okuldan yol arkadaşım Merve, bana metrobüste oturabilmenin püf noktalarını öğretti. Merveyi görseniz normal zamanda zayıf, narin, çıtı pıtı bir kız. Amaa metrobüs durağına girdiğimiz anda kız arenaya çıkmış boğaya dönüşüyo :) Daha doğrusu taktikler verdi. Hangi kapının önünde durmam gerektiği, hangi koltukların daha az tercih edildiği hangi şekilde hareket etmem gerektiği gibi taktikler verdi. Eğer yanımda biri varsa onun için nasıl yer tutacağımla ilgili. O zamandan beri metrobüsde zaferi hiç katırmadım. Abarttığımı sanmayın gerçekten öyle. Ayakta kaldığınızda kendinizi gerçekten ezik hissediyorsunuz.

 Geçen gün karşıda oturan bi arkadaşım, adı Tuğba, işi dolayısıyla bu tarafa gelmiş. Gelip giderkende metrobüsü kullanmış. Çok havalı, kibar bir kızdır. Ertesi gün beni görünce şöyle dedi

 -Ayy Çiğdeem o metrobüsteki insanların hali ne öyle? Abimle neye uğradığımızı şaşırdık. Giderken bayağı afalladık, ezdiler, ittiler biz ama dönüşte ben de artık onlardan biriydim. Bayağı bildiğin ittim, çektim ortalığı yara yara ilerledim, abimi bile unuttum arkada bıraktım yani...



NOT: bu kadar seinfeld videosu paylaştığıma göre ben bayağı özlemişim bu diziyi

5 Aralık 2011 Pazartesi

bu kitabı okumak istiyorum!!!


Ağbim yirmi yaşında bu vatan için şehit oldu. Siz büyük şehirlerin ışıklı bulvarlarında elinizi kolunuzu sallayarak rahatça yürüyebilin diye o gitti Çukurca’da mayına bastı. Ben yedi yaşındaydım o zaman. Cenaze günü çok güzel bir komando üniforması çektiler üstüme, mavi bereli. Ağlarsam teröristlerin sevineceğini söylediler, tuttum kendimi, hiç ağlamadım. Ağbimi taşıyan cemse önümüzden geçerken dimdik durdum, asker selamını çaktım ay yıldızlı tabuta. Herkes bana baktı o an, sanki şehit olan benmişim gibi sarılıp ağlamaya kalkanlar bile oldu. Çok pis sinirim bozuldu bu duruma. “Ağlamayın,” diye bağırdım. Öyle bağırınca bütün kameralar bana döndü, akşam bütün ana haber bültenlerinde ilk haber olarak ben vardım. Ertesi günkü gazeteler: “Şehidin Kardeşinden Asker Selamı” başlığıyla çıktılar. “Teröre asıl darbeyi “Ağlamayın!” diye bağıran bu çocuk vurdu!”

Bir anda meşhur olmuştum. Ama şımarmadım, genç yaşıma rağmen kaldırabildim bu şöhreti. Ağbimi çok sevdiğim halde, acımı içime gömdüm yıllarca, belli etmedim kimseye. Acaba beni unuttular mı diye ana haber bültenlerine telefon açtım bir iki sefer, iki-üç-beş sene geçmesine rağmen hala ağlamadığımı söyledim. Haber merkezinde çalışan adamın biri, “Aferin evladım, böyle devam et,” dedi. Uğur Dündar’ı, Ali Kırca’yı istedim, bağlamadılar. Hiçbiri haber yapmadı ağlamayışımı, bendeki metaneti, beş senedir teröre indirdiğim psikolojik darbeleri görmezden geldiler. Satılmış orospu çocukları.

Sonra olan oldu. Ağbimi öldüren teröristlerden biri üst kata taşındı. Saçı sakalı birbirine karışmıştı, ne de olsa dağda yaşamaya alışmış hayvan. Ne zaman merdivenlerden çıksa kapı deliğinden bakıyordum, kulağımı kapıya yaslayıp ayak seslerini dinliyordum. Geceleri İngiliz anahtarıyla üst kata giden kalorifer borularına vurup ürkütücü seseler çıkartıyordum. En sonunda dayanamadım, bizim dükkana gittim.

“Öldürelim onu baba,” dedim. “Ağbimin öcünü alalım.”

Babam, “Allah’ından bulsun,” dedi.

“Bulmaz. Sen öldürmeyeceksen ben öldüreyim. Türklük şuur ve gururu bunu gerektirir.”

“Otur oturduğun yerde.”

“Silahını ver, ben öldüreceğim. Oniki yaşındayım, çok yatmam çıkarım.”

“Bacaklarını kırarım senin!”

“Hani ağbimin cenazesinde beni de alın komutanım, ben de savaşacağım, diyordun. Hani beni kucağında sallayıp bir oğlum daha var, bu vatan için onu da veririm, diyordun. Şimdi savaş zamanı baba! Hadi! Niye öyle ürkek bakıyorsun? Yoksa sen de her şehit cenazesinden sonra iki gün gaza gelen sahte milliyetçilerden misin?”

Cevap veremedi. Babamla ipleri attım. Anneme gittim. Babamın silahını istedim, vermedi. Ocağa gittim, il başkanıyla görüşmek istediğimi söyledim. Başkan ayakta karşıladı, çok sever beni, her sene yeniledi ilk hediye ettiği komando üniformasını zaten. Hemen bir oralet söyledi. Durumu anlattım.

“Tamam Nurettin,” dedi. “Sen üzülme. Bizim çocuklara söylerim, bir bakıştırırlar. Dediğin gibiyse onu buralarda barındırmayız.”

Başkan sağ olsun hemen dövdürdü teröristi. Apartmana girerken pencereden gördüm, zor yürüyordu, ağzını burnunu eline vermişler. Bir hafta evden çıkamadı. Ama yetmez. Sadece dövmekle olmaz ki. İki hafta bekledim, başka icraat yok, terörist iyileşti, sokaklarda elini kolunu sallayarak gezmeye başladı. Tekrar Ocağa gittim, “Bana verilen sözlerin yerine getirilmesini istiyorum sayın başkanım,” dedim. “Eli kanlı terörist, bebek katili şerefsiz, oturuyor hala üst katımızda.”

Başkan, “Seni anlıyorum Nurettin ama elimizden bir şey gelmez,” dedi.

“Nasıl gelmez?”

“Çocuk öğrenci. Bir eylemi yok.”

“Ne yani, eyleme geçmesini mi bekleyeceğiz?”

“Eyleme geçemez. Bir şey yapamaz merak etme. Gözünü korkuttuk.”

“Neden başkanım neden! Adam teröristse sıkalım kafasına, verin silahı ben sıkayım.”

“Biz silahları gömdük Nurettin. Çatışmaya girmiyoruz artık, eskisi gibi değil işler.”

“Hadi lan oradan sayın başkanım,” dedim. “Daha geçen sene takır takır saydırdınız stadın arkasındaki otopark ihalesi yüzünden.”

Başkanın sinirden eli kolu titredi. Tokat atacakken tuttu kendini.

“Git Nurettin git,” dedi. “Sinirimi bozma benim!”

“Gitmiyorum.”

“Nurettin çık dışarı!”

“Çıkmıyorum başkanım.”

İki üç adam koluma girdi, kapıya kadar ‘sen ne biçim konuşuyorsun lan başkanla,’ diye dan dun giriştiler.

“Ben şehit kardeşiyim şerefsizler,” diye bağırdım. “Hepinizden daha milliyetçiyim.”

Başkan odadan çıktı, beni dövenleri bir kenara çekti.

“Lan ben size dövün mü dedim?” diye sordu.

“Ama başkanım falan,” dediler, başkan dinlemedi, hepsini tokatladı. Hırsını alamadı, bir tanesine tekme attı, başka birinin kafasına da tespihini fırlattı. Dediğim gibi, başkan beni çok sever. Ama siyasi konjonktür nedeniyle elinden bir şey gelmiyordu.

İş başa düşmüştü. Teröristi teknik takibe aldım, kendi imkanlarımla etkisiz hale getirmeye çalışacaktım. İninde vuracaktım onu. Evdeki silahı aradım, annem benim kararlılığımı gördüğünden olsa gerek çok iyi saklamıştı, belki de imha etmişti. Bütün dolapları altüst etmeme rağmen bulamadım. Bu sayede annemin bileziklerini buldum ama. Kuyumcuda bozdurdum hemen. Av malzemeleri satan dükkana gittim, pompalı tüfek alacaktım. Adam satmadı. İzindi, form doldurmaydı, onsekiz yaşını geçmeydi falan, bir ton şey saydı, sinirden beynimden aşağı kaynar sular döküldü, adamla gırtlak gırtlağa geldik, attı beni dükkandan. Madem öyle, bilezikleri geri alayım bari dedim. Aynı paraya geri almadı şerefsiz kuyumcu, bir tanesini eksik verdi. Akşam o sinirle eve dönerken yerden büyükçe bir taş aldım, salladım teröristin penceresine, tam isabet, şangır şungur indi cam. Karşı apartmanın bahçe duvarına mevzilendim. Cama çıktı terörist, baktı baktı, içeri girdi.

Bu cam kırma olayı iki üç gün sakinleştirdi beni ama ondan sonra sinirlerim bozuldu. Adamlar ağbimi şehit ediyor, ben sadece camlarını kırabiliyorum. Bu işte müthiş bir adaletsizlik vardı, ağbimin duvardaki resmine bakmaya utanıyordum. Askerdeyken yazdığı ve sonradan yüzlerce kez okuduğum mektupları yeniden okumaya utanıyordum. Başka türlü bir plan geliştirmeliydim.

Bıçaklamaya karar verdim. Komando bıçağımı biledim. Ama tehlikeli olabilirdi bu bıçaklama işi, ya hemen silahını çekerse? Çekerse çeksin ne olacak! Türk’e silah çekmek intihar demektir. Bıçağımı alıp çıktım, kapısının önünden geri döndüm. Kafama iki yumruk attım, ne yapıyordum ben? Biraz mantıklı davranmalıydım, beni keklik gibi avlamasına müsaade etmemeliydim, aynı aileden iki şehit, göbek atarlardı artık. Stratejik bir plan yaptım. Komşu ziyareti süsü verip evine gidecektim, sonra boş bir anından faydalanarak sert bir cisimle kafasına vurup bayıltacaktım, bayılınca da artık boğazını kesiverirdim. Bıçağı arka cebime koyup çıktım. Tam kapısını çalacakken eve döndüm yine, mutfaktan kek alıp bir tabağa koydum, tekrar çıktım, kapıyı çaldım. Karnıma bir ağrı girmişti, kalbim güm güm atıyordu. Heyecanı kaldıramadım, geri kaçtım. Savaş psikolojisi işte. Kapı açıldığında bir kat aşağıdaydım.

‘‘Kim o?’’ dedi bir kız sesi.

Bu kız nereden çıkmıştı?

‘‘Benim,’’ dedim.

‘‘Sen kimsin?’’

‘‘Alt komşunun oğluyum. Annem kek yapmış, getireyim dedim.’’

Merdivenleri çıktım. Tabağı aldı. ‘‘Teşekkür ederiz, çok düşüncelisin,’’ dedi. Hayatımda gördüğüm en güzel kızdı, göğüsleri çıkmıştı, taş gibiydi.

‘‘İçeri gel istersen,’’ dedi. ‘‘Biz de film seyrediyorduk.’’

Biz dediğine göre teröristle aynı saftaydı, çok yazık, hayatımda gördüğüm en yeşil gözlü kızdı ama gözlerinin rengi bir anda silindi gitti. Ne filmi seyrediyorlardı acaba? Ne olacak, örgüt içi eğitim filmidir. Beni de kafalayacaklardı akıllarınca. Yoksa neden içeri davet etsinler.

‘‘Eee?’’ dedi.

‘‘Ne eee?’’

‘‘Geleceksen gel, gelmeyeceksen kapıyı kapatacağım. Akşama kadar böyle durmayacağız herhalde.’’

Girdim.

Terörist içeriden, ‘‘Kim geldi?’’ diye seslendi.

‘‘Alt komşunun oğlu canım!’’

Terörist, ‘‘Merhaba,’’ deyip elini uzattı, pis pis sırıttı. ‘‘Ben Semih’’

Kod adındır, yemezler canım. Ben yedi yaşından beri terörle mücadele ediyorum, neler gördüm geçirdim. Elini sıktım, ‘‘Ben de Nurettin,’’ dedim. Bırakmadım avucumdaki eli, gözlerinin içine baktım, ‘‘Gerçek adım tabii.’’

Güldü. Sevimli görünmeye çalışıyordu.

‘‘Filmin en güzel yerindeydik. Şu bitsin de muhabbet ederiz,’’ dedi. Yerine oturdu, donmuş filmi tekrar canlandırdı. Filme baktım, romantik Fransız sineması, örgütçülükle alakası yok, ben gelince değiştirmişti herhalde.

Güzel kız, ‘‘Ne içersin?’’ diye sordu.

Ortama baktım, bira içiyorlardı.

‘‘Bira,’’ dedim. ‘‘Öyle bakma, daha önce de çok içtim.’’ Kız mutfağa gitti. Semih kod adlı terörist rahat adamdı, bira dediğimde hiç bakmamıştı bile, rahatlığıyla beni kafalayacaktı güya. Camı bile taktırmamıştı.

Daha önce bira içtiğim yalandı tabii, şüphe çekmemek için onlar gibi takılmaya karar vermiştim. Film on beş dakika sonra bitti. Bu arada kız Semih’e sarılmıştı iyice, keyifleri yerindeydi. Teröristlik çok rahat işmiş valla, bir elinde bira, bir elinde hatun, VCD’de film, gününü gün ediyordu şerefsiz. Film bitince terörist keki yedi. Doymadı, kebapçıdan pide söyledi hepimize. Paraları örgüt veriyordu tabii, ondan bonkördü böyle. Bizim komandolar dağda yılan yesin, bunlar her gün pide kebap, bir elleri yağda bir elleri balda. Planımı uygulamak için kızın gitmesini bekliyordum ama bir türlü gitmiyordu. Bir yerlere telefon açtılar, kızın yerine imza atmasını istediler birilerinden. Ne imzası olduğunu anlayamadım. Çok da kurcalamadım, ikisini birden öldürmeye karar verdim. Kız zaten, ‘‘Biz,’’ demişti. Yine de son anda bir duygusallık yapıp ona kıyamayabilirdim, birincisi sahiden çok güzeldi, etrafına yaralı bir kurt gibi bakıyordu, tıpkı Börteçine. Gözler kalbin aynasıysa işim çok zordu. İkincisi tam olarak emin değildim terörist olduğundan, masum vatandaş olma ihtimali vardı. Siyasi görüşlerini sordum.

Güldüler. Teröristiz diyecek halleri yok. Aynı soruyu bana sordular. Ben gülmedim, buz gibi baktım, ‘‘Türk Milliyetçisiyim,’’ dedim. ‘‘Saklayacak bir şeyim yok. Türk’sen övün, değilsen itaat et!’’ Enselerinde soluğumu duymalarının vakti gelmişti. İkisiyle de başa çıkabilirdim. Lakin biradan başım dönmüştü çok pis. Doğru zaman değildi belki de.

‘‘Ben kalkayım artık,’’ dedim.

Semih, ‘‘Yine gel Nurettin,’’ dedi.

‘‘Elbet geleceğim,’’ dedim. ‘‘Bir gece ansızın.’’

Yine güldüler.

Her gün gitmeye başladım üst kata. Bir türlü cesaretimi toplayamıyordum. Bizim Semih’in bir sürü arkadaşı vardı. Bütün gün oturuyorlardı. Muhabbetleri iyiydi. Ben yanlarında olduğum için yapacakları eylemleri konuşamıyorlardı tabii. Bazen bir ikisi mutfağa çekilip fısıldaşıyordu. Hemen yanlarına gidiyordum, susuyorlardı. İki tanesi tam teröristti, resmen Kürt’tüler. Bir de övünüyorlardı bununla. İnsan en azından saklamaya çalışır, ben Kürt olsam kimseye söylemem mesela, kendi içimde halletmeye çalışırım o problemi. Ama bunlarda hiç utanma da yoktu, evin içinde herkesin duyabileceği desibelde Kürtçe konuşup bölücülük yapıyorlardı. Bütün bu tahriklere rağmen günlerce alttan aldım, ‘‘Gelin! Tek bayrak, tek millet, tek yürek olalım,’’ çağrımı yineledim müteaddit kere. Dinlemediler. En sonunda dayanamadım, çektim bu ikisini karşıma, ‘‘Bugün Kızılderililer bile Türk olduklarını kabul ettikten sonra siz kimsiniz de biz başka bir milletiz diye lüzumsuz çıkışlar yapıyorsunuz,’’ dedim. Güldüler. ‘‘Üniter devlet yapısını sarsamazsınız lan,’’ diye bağırdım. ‘‘Yiyorsa bölün’ Kolay değil öyle o işler!’’

‘‘Tam faşoymuş bu,’’ dedi Kürdün biri. ‘‘Küçük Faşo,’’ dedi öbürü. O günden sonra adım öyle kaldı, Küçük Faşo aşağı Küçük Faşo yukarı. Kendilerine taktıkları gibi bana da bir kod adı takmışlardı.

Kürtlerin ana dillerinde bölücülük yaptıkları bir gündü yine. Sinirim tepeme vurmuştu. Onlar gittikten sonra evin içinde sert bir cisim aramaya başladım. Bu sefer kesin öldürecektim Semih’i, hazır kız arkadaşı da yoktu, yalnız kalmıştık, aylardır beklediğim fırsat ayağıma gelmişti. Arka odada bir ütü buldum. Semih, Mali Tablo Analizi isimli saçma bir dersin fotokopi notlarını okumakla meşguldü, vize haftasıymış. Arkasından sessiz adımlarla yaklaştım, kafasına indirecektim dan diye, görecekti esas tabloyu, şanlı Türk’ün analizini. Tam vuracakken döndü. Çakal! Arkasında da gözü vardı sanki, o kadar gerilla eğitimi almış tabii, kolay lokma değil.

‘‘Ne yapıyorsun o ütüyle?’’ diye sordu.

‘‘Hiç,’’ dedim, bıraktım ütüyü. Birden, ‘‘Bana doğruyu söyle,’’ dedim. ‘‘Terörist misin?’’

Güldü yine.

‘‘Gülmeyi bırak, bir sefer de adam gibi cevap ver, iki dakika delikanlı ol, rengini belli et. Teröristsen teröristim kardeşim de.’’

‘‘Değilim.’’

‘‘Kürt arkadaşların var ama.’’

‘‘Evet var, ne olacak?’’

‘‘Şerefsiz,’’ dedim.

Ayağa kalktı, ‘‘Ne diyorsun lan sen!’’

Yakasına yapıştım.

‘‘Benim ağbim sizin yüzünüzden öldü lan,’’ dedim. ‘‘Siz öldürdünüz onu!’’

‘‘Ben kimseyi öldürmedim.’’

‘‘Ağbim senin yaşındayken öldü. Bir ay vardı terhisine. Cenazesini bile göstermediler, paramparça olmuş.’’

‘‘Bilmiyordum Nurettin. Çok üzüldüm.’’

Sustuk on dakika.

‘‘Sen kimden yanasın,’’ dedim.

‘‘Ben barıştan yanayım.’’

Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. ‘‘Siktir lan ne barışı,’’ diye bağırdım. ‘‘Ağbimin katilleriyle mi barışacağım! Kafama sıkarım daha iyi!’’

‘‘Bu savaşın sonu yok ama.’’

‘‘Olmasın! Sana ne! Senin keyfin yerinde tabii. Millet dağda savaşsın sen burada otur! Tembel herif! Vize haftası gelene kadar ders bile çalışmadın. Kız arkadaşın var, sarılıp yatıyorsun, günde kırk sefer öpüyorsun, kapıyı açmaya bile onu gönderiyorsun. Geceleri yurttan kaçıyor, senin yanında kalıyor, arkadaşları imza atıyor yerine. Yurt müdürünü aradım, şikayet ettim zaten.’’

Yakamdan tuttu.

‘‘Sen miydin lan o ihbarı yapan. Vay adi şerefsiz! Siktir git!’’

Vileda sapını kavradım.

‘‘Öldüreceğim lan seni!’’ diye bağırdım. ‘‘Ölü olarak ele geçireceğim lan seni!’’

Sapı çekti aldı elimden, bir yumruk oturttu çeneme. Bıçağı o gün yanıma almamıştım, lanet ettim, çıktım gittim. Eve indim hırsla, sinirden titriyordum. Anneme, ‘‘Çabuk silahı ver,’’ dedim. Vermedi. Bir bardak fırlattım kafasının üstünden, duvarda kırıldı. Başörtüsünün ucuyla ağzını kapatıp ağlamaya başladı. Üstüne yürüdüm.

‘‘Sen söyledin bana! Üst kata ne idüğü belirsiz biri taşındı, kesin teröristtir dedin.’’

‘‘Ne bileyim evladım, saçlı sakallı görünce öyle zannettim. Bana da komşular söyledi zaten. Ne bileyim, öğrenciymiş çocuk.’’

‘‘Öğrenci möğrenci fark etmez, etkisiz hale getireceğim onu, çabuk silahı ver.’’

‘‘Vermem.’’

‘‘Sen ne biçim şehit annesisin! Ağbimin cenazesinde de ayıldın bayıldın zaten, senin yüzünden teröristler bayram etti. Yazıklar olsun sana!’’

Annemle de ipleri attım. Gittim sahilde oturdum gün ağarana kadar, dalgalara baktım. Çırpınırdı Karadeniz’i söyledim. Gerçi deniz Marmara’ydı ama mühim olan duyguya girebilmekti. Gözlerim doldu, neredeyse beş sene sonra ilk defa ağlayacaktım. Çevreyi kolaçan ettim, kimse yoktu. Ama yumruğumu dişledim, tuttum kendimi. Teröristler uydu kamerasıyla fotoğrafımı çekerler Allah muhafaza, ondan sonra da ‘bu muydu lan ağlamıyor dediğiniz çocuk’ diye bir karşı propaganda başlatırlar hemen, sen en iyisi ağlama oğlum Nurettin dedim, sık dişini.

Semih’le küsüşünce yaşamın bir anlamı kalmadı. Günler sakız gibi uzamaya başladı. Ne cinayet planları, ne bir ağız dalaşı, ne bir soğuk savaş atmosferi. Yalnızlık berbat bir şey, Kürtleri bile özlemiştim neredeyse. Dayanamadım, gittim kapısını çaldım. Öyle baktım boş boş. Sarıldı bana.

‘‘Özlemişim lan seni,’’ dedi. ‘‘Küçük Faşo, gir içeri.’’

İşte böyle barıştık, bir şey diyemedim girdim içeri, şeytan tüyü vardı şerefsizde. Biralarla, Avrupa sinemasıyla, geniş arkadaş çevresiyle, fıstık gibi kız arkadaşıyla kandırmıştı beni. Bu ne biçim memleketti böyle, muhabbet edecek tek arkadaşım vardı, o da teröristin biriydi.

Bir gün mutfakta makarna yapıyordum. Evde dünyanın adamı vardı. Ortama lüzumsuz bir ciddiyet çökmüştü. İki saattir, ‘‘Yapalım mı yapmayalım mı?’’ tartışması vardı.

Semih, ‘‘Bu ufacık yerde ne yapabiliriz ki?’’ dedi. ‘‘Kimse gelmez.’’

Makarnayı süzerken, ‘‘Yaparız,’’ diye seslendim içeri. ‘‘Merak etmeyin.’’

Kürtler, ‘‘Şu küçük Faşo kadar olamadın,’’ dediler Semih’e. Semih sinirlendi, ‘‘Tamam lan yapalım,’’ dedi. ‘‘Ama demedi demeyin.’’

Yaparız diye atlamıştım ama ne olduğunu bilmiyordum. Salona girip ‘‘Ne yapıyoruz?’’ diye sordum.

‘‘6 Kasım.’’

‘‘6 Kasım ne?’’

Yine güldüler. Alışmıştım artık bana gülmelerine, ben de güldüm. 6 Kasım’da Semih’in yanına gittim.

‘‘Ne yapıyoruz Semih,’’ dedim.

‘‘Eylem. Sen otur evde.’’

‘‘Hayır, ben de geleceğim.’’

‘‘Otur.’’

‘‘Ne eylemi?’’

‘‘Teröristlerin eylemi.’’

‘‘Çocuk mu kandırıyorsun, öğrenci onlar. İkisinin arasında fark var.’’

‘‘Baştan öyle demiyordun.’’

‘‘Olabilir.’’

‘‘Sen milliyetçi değil misin?’’

‘‘Hiç kuşkun olmasın,’’ dedim. ‘‘Özbeöz Türküm ve şanlı milletimin milliyetçisiyim.’’

‘‘Gelme o zaman.’’

‘‘Türklük şuur ve gururun bunu gerektirir Nurettin.’’

‘‘Geleceğim.’’

‘‘Neden?’’

‘‘Gelirim kardeşim, Allah Allah. Benim de arkadaş çevrem sonuçta, hepsini tanıyorum elemanların. Ayrıca siz çocukları ön saflarda kullanmaya bayılırsınız zaten.’’

Gittik. Şehrimizdeki ilk YÖK karşıtı eylem. 26 öğrenci, iki Kürt, bir Türk milliyetçisi, altmış çevik kuvvet polisi, yirmi özel güvenlik görevlisi ve her an müdahale etmeye hazır takviye esnaf kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleşti. Polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu.

Öne çıktım, ‘‘Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok,’’ dedim. ‘‘Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar.’’

Polisin biri copunu kaldırdı. Hem de bana! Müthiş sinirim bozuldu, ‘‘O copu alırım bir tarafına sokarım bak,’’ diye bağırdım. ‘‘Ben şehit kardeşiyim! Sen kimsin lan bana cop kaldırıyorsun!’’ Polis afalladı bir an, copla birlikte donup kaldı. Arkasından iki üç polis daha geldi, konuşmaya fırsat vermeden vurmaya başladılar. Hangi birine dert anlatacaksın. Semih kolumdan çekip üstüme kapandı, dayağın çoğunu o yedi. Dayağı yedikten sonra amcamın oğluna şikayet ettim bizim üstümüzde bizzat çalışanları. Çevik Kuvvet memuru olan amcamın oğlu tanımaya çalışır gibi baktı bana, tanıyınca da, ‘‘Senin burada ne işin var Nurettin?’’ diye sordu.

‘‘Hiç. Arkadaşlara bakmaya geldim. Babama söylemezsen sevinirim.’’

Öğrencilerin hepsini topladılar, beni bıraktılar.

Babam akşama eve girer girmez iki tokat attı bana. Beş sene sonra ilk defa el kaldırıyordu, amcamın oğlu anlatmış meseleyi. Babam ağbimin duvardaki resmine bakıp ağlamaya başladı, ‘‘Bundan sonra üst kata çıkarsan hakkımı helal etmem sana,’’ dedi. ‘‘Bizi düşünmüyorsan onu düşün.’’

Gene yapayalnız kaldım. On beş gün dayanabildim, sonra babam dükkandayken çıktım yine üst kata. Semih eşyalarını topluyordu, her tarafta koliler vardı. ‘‘Ne oluyor,’’ dedim. Okuldan uzaklaştırma vermişler altı ay. Boşa kira ödememek için memleketine dönüyormuş. Seneye gelecekmiş.

‘‘Bu eşyalar niye ortalıkta, götürmeyecek misin?’’

‘‘Taşıyamam. Arkadaşlara dağıtacağım eşyaları. Sen de bak, istediğini al. Filmleri sana bırakayım istersen.’’

‘‘Yok,’’ dedim. ‘‘Seyrettim zaten hepsini.’’ Kolinin birinde ütüyü gördüm, ‘‘Şu ütüyü versene bana,’’ dedim.

Ütüyü aldım. Arkasından yaklaştım. Döndü.

‘‘O ütüyle ne yapacaksın?’’ diye sordu.

‘‘Hiç,’’ dedim.

Gözlerim dolmuştu, kendimi daha fazla tutamadım.

‘‘Dönünce ara,’’ dedim. ‘‘Emlakçı tanıdıklar var, her türlü yardımcı oluruz.’’

Bana uzun uzun baktı. Omuzlarımdan sarstı.

‘‘Ne oldu Nurettin? Sen böyle duygusal bir tip değildin’’

‘‘Değildim ama işte bu durum şimdi çok üzdü beni. Sen gidince canım çok sıkılacak. Yine yalnız kurt gibi kalacağım ortalıkta. Günler yüzüme tükürecek.’’

Kendimi tutamıyordum bir türlü. Sıkıca sarıldı bana, ‘‘Ağla o zaman,’’ dedi. ‘‘Açılırsın.’’

‘‘Peki, ben ağlarsam Semih,’’ dedim. ‘‘Sana bunları yapanlar sevinmez mi?’’

‘‘Boş ver onları kardeşim,’’ dedi. ‘‘Kimin umurunda ki…’’



- EMRAH SERBES - Erken Kaybedenler



27 Eylül 2011 Salı

okulda ilk gün

 Okuldayım, bilgisayar dersinde. Her zamanki gibi geç kaldım ve hocadan uyarı aldım. Sanki geçen hafta iki gün dersi iptal eden kendisi değilmiş gibi.
  Ortam soğuk. Bir kızla tanışmıştım perşembe günü: Sevgi. Onunla haberleşmiştik şimdiye kadar çok utanç verici biliyorum ama ben onu tanıyamadım. Bende yüz tanıma hastalığını söylemiştim daha önce değil mi?

 Evet ilk dersen öğrendiğimiz: Hocamızın ne kadar zeki olduğu!!

 Bir de anatomi hocası vardı. O ayrı bir vukuat zaten. Hoş tatlı biriydi ama kadın ders anlatmaya başladı yüzünü tahtaya döndü ve bir daha ders bitti deyinceye kadar arkasına bakmadı.
 Not tutanların bile dersi dinlediğine inanmıyorum.

11 Eylül 2011 Pazar

Cezmi Ersöz "Kafka Market"

 Uzun zamandır kitap yorumu yapmıyorum. Blogda sadece 2 kitap yorumunun olması vicdanımı sızlatmıyor da değil. Burada yorum yapmak çok da önemli bi mesele değil ama ben çok unutkan bi insanım. Nasıl anlatsam günlük hayatımda değilim ama bu tarz fikirsel düşünsel konularda unutkanım. Mesela isimleir unuturum, yüzleri unuturum ama ocağı açık unutmam, anahtarı kapının üstünde unutmam. Kitaplarda da durum böyle unutuyorum. Çoğunlukla gelirler ya sen bi kitaptan bahsetmiştim şöyle şöyle demiştim. Zorlarım biraz evet anlattığı olayın ne zaman olduğunu öyle söyleidğimi bi süre sonra hatırlarım ama kitabı bi türlü hatırlamam. Heleki kitap üzerinde birileriyle oturup konuşmamaışsam.

  Bu sabah kitaplığa baktım. Okuduklarımla okumadıklarımı ayırdım. Okuduğumu bilidğim kitapların hemen hemen hiçbirini hatırlamıyordum. Çok değil en fazla 2 yıl olmuştur okuyalı. Doğrusunu söylemek gerekirse bazılarını okuyup okumadığımı anlamak için kitabın eskimişliğini kontrol etmem gerekti. Bu durumdan rahatsız oluyorum. O kitapları okuduktan sonra unutmak istemiyorum. Zamanı geçiştirmiş olmak için okumak istemiyorum. Okurken o şekilde okumuyorum ama okuduktan sonra unutunca öyle olmuş oluyo. Bu yüzden bloga aktarmada daha hassas davranmayı düşünüyorum.

  Önceki kayıtta elimde Kafka Market olduğunu söylemiştim. Bu gün bitti. Kitap nedense yol kitabı oldu benim için. Otobüste geçen zaman içinde tükettim kitabı. Genelde yolda başlarım ama bitiirnceye kadar bırakmam. Bunda öyle olmadı. Herhalde öykülerden oluştuğu için. Kitap sanki bir blog okuyormuşsunuz hissi veriyor. Emin değilim belki de köşe yazılarıdır. Bazıları deneme bazıları ropörtaj bazılarıysa anı. Bazılarında sıkıldım ama genel olarak hoş güzel çerezlik bir kitap.

 Sevdiğim bölümlerin başlıklarını aktarayım:

 *Yeşilçamın perde arkası detayları
 *Kafka market
 *İstanbulda karlı bir günde işe gitme kahramanlığı
 *Zorbaya  zorba dediği için
 *Sınıfta kalanlar tarihi
 *İyi geceler sevgilim. Elveda değil
 *Taşrada demokrat olmak çok zor
 *Yeryüzünde hiçbir tanrı futbol tanrısı kadar sevilmedi
 *Bank 24, nasıl aldıysan ver şu maaşımı!!!


 Ve kitaptan bi alıntı. Son yazılardan birinde. Cezmi Ersöz her gayin alınmadığı özel bir bar sahibiyle ropörtaj yapıyor.
 .....
 -Kafsı çalışmayan, kültürsüz, asosyal eşcinsel olamaz mı?
 -Olabilir. Ama kendi varlığını ortaya koymak zorunda. Daha çok sosyal olmak zorunda Bu diğer zınlıklar içinde böyle. Ezildiklerini hissettikleri oranda, daha güçlü bir yapıya gelmek için çaba sarfediyorlar.
....

10 Eylül 2011 Cumartesi

otobanda dehşet!!!

 Bu sabah sınavım vardı. Bindim gideceğim yerin otobüsüne. Açtım kitabımı okumaya başladım. Cezmi Ersöz var şu ara elimde "Kafka Market". Kitap ne kadar akıcı olsa da artık çevreyi görebildiğimi hatırlayınca kapatıp çevreyi izliyim dedim. Çünkü gözlerim 2,5 derece miyop. 1,5 yıldır lens kulanmıyorum ve gözlükleri de yalnızca tv izlemek için kullanıyorum. Ki o da 4 ay önce kırıldı :( ben anca lens alabildim. Dünyaya yeniden gelmiş gibiyim. Miyop olanlar bilir, gözlük ve ya lens kullanmaya başlayınca yeşil daha bi yeşil mavi daha bi mavidir, her şey çok daha canlıdır.

 Neyse ben daha fazla dağıtmadan hikayemize döneyim. E4'te otobanda ilerliyoruz Bağcılar yan yola girmemize çok az kalmış. Kafamı cama dayamış net görebilmenin sevinciyle etrafı seyrediyorum. Otobüs gayet sakin ilerliyor. Hem şoför hem yolcular gayet sakin. Kimsede bi telaş yok. Birden dışarıdan bi korna sesi geldi ama o kadar uzun sürdü ki ben kafamı kaldırdım nerden geliyo bu ses diye bakınmaya başladım. O esnada tam benim tarafta otobüsün sol yanına gri bir doblo geldi. Kornayı çalan oymuş. Arabanın şoförü Kurtlar Vadisindeki Memati'ye benziyordu. İçeriden kafasını uzatıp bizim şöföre bağıra çağıra bir şeyler söyledi. Bizim şoför bişey söyledi mi bilmiyorum, ben duymadım. Acaba aralarında ne tür bir husumet geçmiş diye düşündüm. Şoförün yüzünü hatırlamaya çalıştım genç biriydi. Kesin dedim namus mevzusu. Ama yok yok pek öyle çapkın birine benzemiyodu. Belki de alacak mevzusudur.
  Araba bizim otobüsün önüne geçti. Konu kapandı sandım. Başka korna sesleri gelince ön tarafa dikkatli baktım ki otobüsün önünde bi sağ bi sol yapıyo. Derken bizim otobüs ani bi fren yaptı öyle ki ayaktaki yolcularla birlikte biz oturanlarda ileri doğru atıldık. Şoför durdu ve ön kapıyı açtı. Eywah dedim hır çıkacak, bana mı denk geldi sınav var yaa. Yanımdaki kadın

 -Yuh sopaya bak, dedi

*fotoğraf nette bir habere aittir
 Bi baktım arabadaki adam arabadan çıkmış elinde yaklaşık 60 cmlik demir bir sopayla bizim şoförün camına geldi. Sopayı sallaya sallaya bir şeyler söyledi. Ön kapının açık olduğunu farkedince çıldırmış gibi oraya koştu. Öldürecek dedim. Herkes aynı şeyi düşünmüş olacak ki aynı anda erkek yolcular da ön kapıya doğru hucum ettiler. Adam direk içeri dalıp sopasını şoföre vurmak üzere kaldırdı. Neyse ki yolcular yetişmişti. Tuttular adamı. "Hop hop ne oluyo" dediler. Adamın sesi kalın ve kısıktı ne olduğunu anlamadığım bir şeyler küfürler etti. O esnada bizim şoför de ayağa kalkmıştı o da 2 metre vardı herhalde otururken hiç de öyle durmuyodu oysa. Şoför şaşkın ve sakindi. Neyse ki aklı başındaydı da gereksiz kahramanlıklar göstermedi

 -Tamam özür dilerim ben, dedi ve bunu duyan adam da hiçbir şey demeden çıkıp gitti. Ben arkasından bakakaldım. Yanımdaki kadın

-Sobası da ne büyüktü haa, diyince kendime geldim ve ağzımın açık olduğunu farkettim. Kadın da sırf sopaya takılmış.

  Olay sonrası olayla ilgili otobüste geçen tek konuşma bu oldu. Ayıptır söylemesi gerek şoförüyle gerek yolcularıyla çok cool bir otobüstük ;) Hiç kimse bişey söylemedi olay yaşandı, bitti ve geçti.

 Şimdi mevzunun ne olduğunu şoförle adam arasındaki husumetin ne olduğunu merak ediyorsunuz değil mi?

 -Önüme geçti şerefsiz!!!!

  Şuan bu yazıyı yazarken öyle korkuyorum ki. Yazıp yazmama tereddütteydim. Hatta yayınlayıp yayınlamamakta da kararsızım. Olmaz ya denk gelir okur, peşime düşer beni bulur sopasıyla gelir diye. Öyle ya yapar mı yapar. Yapmaz mı?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...